La España Profunda

Bu haftasonu Valencia geleneklerinin köküne indim de geldim. Boğası, paella’sı, bayramı, festivali derken bütün haftasonum La Vall d’Uixo’da geçti.

Kaç gün sürdüğünden hala emin olamadığım bu bayram (çünkü İspanyollara cidden her gün bayram) (ya da festiva?) pek tabii ki de Jesus adına düzenleniyor. (ve de La sagrada familia) İsa ve boğaların ne alakası var diye sormayın, ben de anlamış değilim ama ‘We’re in España’ deyip geçiyorum. (Eğer bir işi zamanında halledemediyseniz bahaneniz bu)

Okuldaki öğretmenlerden Raquel’in memleketi olan bu nadide şehrimiz dağlar tepeler arasında ufak bir yer. Bir tarafı dağlarla öteki tarafı denizle çevrili. Çok güzel fakat – bana göre çok soğuk – bir yerdi. Ayrıntılara olay örgümüz sırasında gireriz zaten pek fazla söyleyecek bişi de yok.

Efenim Cumartesi günü Raquel ve eşi Ricardo gelip beni aldılar. Sonra düştük yola. Yolda bu festival/bayram/her ne haltsa ondan ne beklemem gerektiğini anlatmaya çalışıyorlar, programımızdan bahsediyorlar falan. Festivali düzenleyen La Casa Social diye bir dernek mi desem vakıf mı desem bilemedim ama neyse işte. İnsanlar bu kuruluşa festival için para ödüyor ve üye oluyor. Kuruluş da boğaları satın alıyor, etkinliği organize ediyor, üyeler için her sene tek bir renkten oluşan tişört ve ayakkabılar hazırlatıyor. Raquel’in ailesi de eskiden beri bu organizasyonun için de yer alırlarmış. Dayısı boğaları satın alan komitedeymiş. Her sene festival için bir kraliçe, dört de nedime seçilirmiş. Raquel ve kuzenleri de geçmiş yıllarda kraliçe olmuşlar. Kraliçe seçilmesinin maksadı ne derseniz de: para. Seçilen kızçenin ailesi La Casa Social’e belli bir ücret ödemesi gerekiyor ki boğa alınsın, havaii fişekler, coheteler (o ses çıkaran ama havaii olmayanasjdhas bir tür fişek, bilmiyom ben) alınsın. Kraliçeler ve nedimeleri geleneksel kıyafetler giyip şehri turluyor falan bir ara. O kısım eğlenceli bak. 😀 Neyse döneriz bunlara.

Saat 1 gibi şehre ulaştık. Raquel’in evine gittik. İlk boğa saat 4’te salıverilecek, biz de 3.30 gibi festival alanına gideceğiz. La Casa Social’e girebilmeniz için yukarıda bahsettiğim tişörtlerden almanız gerekli. Raquel de benim için almış sağolsun. 😀 Tişörtü giydim, şimdi tam moda girdin dediler. 😀 (fully integrated :P) Sonra alana gittik. Şehir küçük olunca herkes birbirini tanıyor doğal olarak. Raquel’in ailesi de oradaydı. Kuzenleri Estela ve Maria’yla tanıştım. Dayısının kızları ikisi de. (yarebbim güzel olunur da bu kadar mı olunur, bayıldım kızlara) Ortamda bir yabancının olması duyanın şaşırmasına sebep oluyor tabii. Özellikle dayımız pek bir şevkliydi. Bu festivalle ve boğalarıyla pek gurur duyarmış, o yüzden de benim her şeyi izlemem konusunda çok hevesliydi. Erkekler caddelerde koştururken çoğunluğunu kadınların oluşturduğu seyirciler de çevredeki apartmanların balkonlarını üşüşmüştü. Apartman dediğime bakmayın en fazla 2-3 katlılar. Bütün evlerin kapılarında boğa içeri dalmasın diye bariyerler var. Boğanın şehrin derinliklerine kaçmaması için bazı sokaklar trafiğe kapatılıyor ve demirden bariyerler çekiliyor. Sokaklara kum dökülüyor ki boğa rahatça koşsun falan. Şehir de boğalara alışkın yani.

İlk boğa sokağa çıkmadan önce festival katılımcıları Charanga adı verilen müzik grubu eşliğinde sokaklarda dolanıyor. Biz de düştük peşlerine tabii ki de. :DD Daha sonra 15 dakikada bir, üç adet fişek patlatıldı. Üçüncü fişekte boğa salıveriliyormuş. 2 numaralı boğanın çıkışını yakalayabildim ancak.

Tekrar altını çiziyorum, bu olayın mantığı ne diye sormayın ben de HALA çözemedim. Yani insan bir boğanın önünde koşmaktan neden zevk alır? Daha doğrusu erkekler. Ama onlara göre bir çeşit cesaret gösterisi. ‘Bak boğaya yaklaştım, bak ölmedim öhö öhöhöhööhsdkj’ Ama amaçlarının hayvana kötü davranmak olmadığına kanaat getirdim. Çünkü boğaları cidden seviyorlar. Bildiğin boğalarla yetişiyor insanlar. Ve de konuştuğum insanların hiçbiri boğa güreşlerinden hoşlanmıyordu. Boğa güreşleri Valencia bölgesinde yapılmazmış, daha çok Madrid ve iç kesimlerde. Boğa güreşlerinde matador boğayı alanda öldürürmüş. (-.-) Kimileri profesyonel olduğundan ilk seferde boğayı öldürürken kimi gerzekler hayvana bildiğin işkence edermiş.

Madem seviyorlar, neden hayvanı hayvanı korkutup öldürüyorlar dimi? Evet, ben de sordum aynı soruyu. Cevapları ise şu oldu; boğalar normal şartlarda 2 yaşlarına geldiklerinden kesilirmiş. Bu garip yarış/koşu her ne haltsa, onlar için yetiştirilen boğalar ise 5-6 yaşlarına kadar dağlarda, doğal ortamlarında yaşarmış. Bu etkinlikler sayesinde daha uzun bir hayat sürdüklerini söylediler. Bu da onların vicdanlarını rahatlatma yöntemi olsa gerek. Çünkü bir hayvanın üstüne damga vurup, doğal ortamından alıp o hengamenin ve yüzlerce insanın ortasına atıp, sonra da öldürmenin anlaşılır bir tarafı yok ne yazık ki. (her ne kadar işlem profesyonel şartlarda tamamlansa da) İnsanlar hayvanların, kendi ihtiyaçları için var olduğuna o kadar eminler ki bu körlük beni hasta ediyor. Ben de dünyanın en hayvansever, en duyarlı insanı değilim ama bu tavırlarına uyuz oluyorum.

Hele el torro embolado gelince hepten içim acıdı hayvana. El torro embolado, en son çıkan boğa. Gece  11’de salıveriliyor. Kafasında halatla. Sokağın ortasına kocaman bir kütük dikiliyor. Boğa sokağa çıkınca onlarca insan hayvanı yakalayıp boynuzlarını o kütüğe yaslıyor ki sağa sola saldırmasın. Sonra boğanın üstüne- teflere takılan şeylere ne deniyodu yahu? Neyse işte, ses çıkaran metal şeylerle dolu bir kemer bağlanıyor. Boynuzlarına da 2 yeni boynuz ekleniyor. Uçlarında ateşe verilmek üzere iki bez parçası var. Kraliçe ve nedimesi bez parçalarını ateşe verdikten insanlar boğayı bırakıp kaçıyor. Sonra 3 kişi boğanın kuyruğundan tutup çekiyor ki insanlara saldırmasın. Ama zavallı hayvan zaten öyle bir hışımla fırlamıştı ki kafasındaki halatlar yüzünden, hepten sinirlendi. Ama bu erkeklerin daha da hoşuna gitti, çünkü boğa da sinirlenince çok güzel oluyor galiba. (-.-) Boğanın kuyruğundan çekenlerden biri Raquel’in kuzeniydi. Boğa bunlardan kaçarken çocuk yere düştü, sonra boğa da geriye döndü. O esnada çocuğun ablası korkudan ağlamış. Fakat kendisi, boğa ortadan kaldırıldıktan sonra, heyecanla nasıl yere düştüğünü falan anlatmakla meşguldü. Çok heyecanlıymış da..

Ateş konusunu sordum, hayvan ısı yüzünden acı çekmez mi diye. Ama dediklerine göre sadece ışıktan rahatsız oluyormuş, ısı rahatsız edecek kadar ulaşmıyormuş. O da nasıl oluyorsa artık. (peh)

Neyse işte, boğalarla olan maceramıza noktayı koyup eve gittik.

***

İkinci güne San Jose mağarasıyla başladık. Avrupa’nın, üzerinde seyahat edilebilen en uzun yeraltı nehrini içeren mağara. Bir kısmını kayıklarla, bir kısmını yürüyerek geziyosun. Cidden çok ama çok güzeldi bu kısım. Böyle bi’ macera filminin içindeymişsin gibi. Az öteden Gandalf peşinde yüzük kardeşliğiynen çıkıverecekmiş gibi. (dsjfhdsjhfkjds) Fotoğraf çekmek pek tabii ki de yasaktı ama ben çektim. sakjdhkjashda (Flashsız tabii. :33)

Şehirde hala festival havası hakimdi. Bir yerde futbol takımlarının minik takımlarının turnuvası vardı, başka bir yerde motosiklet festivali, kilisenin etrafındaki sokaklarda kurulu hediyelik eşya, yiyecek içecek satan tezgahlar~ (ferias deniyomuş bunlara da) Adamlar bu işi biliyor arkadaşlar. #partyhard

Mağaradan sonra Raquel’in anne ve babasının evine gittik. Çünkü Raquel’in annesi bize paella pişirecekti. :’3 Ve hayatımın ilk ve ev yapımı paella‘sını yedim. Cidden çok güzeldi. Tere(sa) teyze ve Paco (Francisco) amca kendi halinde iki tonton insan. Emekli olmuşlar, bağ bostanla uğraşıp dururlarmış. Paco çok aşırı şekerdi. Sürekli bana bişiler açıklamaya falan çalıştı. 😀 Kendi bahçesinde yetiştirdiği her şeyden yemeye zorladı beni. (özellikle soğan konusunda çok baskı altında kaldım. :D) Beni soğan yerken görünce aşırı mutlu oluyordu nedense adamcağız. 😀 Tere ise, şunu getireyim bunu getireyim, ikram derdinde. Ayrılırken burada da bi’ evin var artık falan diye yolcu ettiler beni, yirim. :33 Verdikleri his bakımından bir Anadolu ailesinden hiçbir farkları yoktu kısacası.

(Bir ara Tere Raquel’in kraliçeyken giydiği kıyafetleri getirdi. Sonra da dedi ki Ezgi’ye bunları giydirip fotoğrafını çekelim, annesine gönderelim. kasjdsakjhdsa Gülmekten yanaklarım acıdı. :D)

Paella İspanyolların en ünlü yemeğidir, bilmeyenler için. Benim yeni öğrendiğim bilgi ise paella’nın kökeninin Valencia bölgesinden geliyor oluşu. Tam yerine gelmişim yani. 😀

Yemekten sonra bir ara herkes ortadan kayboldu, ben de o sırada Paco’ya Türkiye haritasını göstererek akdeniz’e nereden bağlı olduğumuzu anlatmaya çalışıyordum çünkü Türkiye’de mandalina yetişmesine şaşırmıştı. Etrafta çeviri yapacak kimse kalmayınca içimde bir yerlerde saklı olan İspanyolca ortaya çıktı. Yine. (kkjdkjshfdsk) Ama Paco, e sen gayet iyi konuşuyomuşsun deyince geldiği yere geri kaçtı. (skjdhasjdkas) Anladığım kadarıyla, hadi biz bakmıyoruz sen konuş şeklinde bir psikoloji altındayım. Kimse benden beklemediği zaman konuşabiliyorum. :33 Bundan sonra İspanyolca konuşabiliyor musun diye sorduklarından kimse beklemediği zaman derim artık. :33

Sonra da sıra La Ofrenda‘ya geldi. Önceki yılların kraliçeleri ve 2013 yılının kraliçesi, ve nedimeler, belediye başkanı (bu adama ayrıca değineceğiz :DD), la casa social’in başkanı, müzisyenler, sıradan halkın falan da katıldığı bir geçit düzenleniyor. Hedef kilise. Bir kısım insan da kilisede bekliyor. Ofrenda hediye anlamına geliyormuş. Dini bir merasim yine. Herkes İsa’ya ve kutsal ailesine hediyelerini sunuyor. Hediyeleri de hep çiçek olurmuş. Zaten festivalin kraliçesi de bakire Meryem’i simgeliyor. İspanya’da her şehrin kendi Meryem’i varmış zaten, komedi. Zaragosa’nınki Pilar mesela, çünkü orada da Fiestas de Pilar var şu günlerde. Her özerk bölgenin kendi bayramı, festivali var işte. Bazı bölgelerde resmi tatil varken, diğerlerinde tık yok falan. Değişik.

Bu La ofrenda’nın kilisenin hemen önündeki kısmı.

Gelelim belediye başkanına. 😀 Bu adam yaşlı insanlar arasında pek bir popülermiş çünkü olabilecek her türlü etkinliğe katılıyormuş. Bir bak bilmem kimler odasının yemeğinde, bir bak boğaların arasında, bir bak futbol turnuvasında. Ricardo’ya göre adamın kesinlikle bir klonu var. Bütün bunlara yetişmesinin imkansız olduğunu düşünüyomuş. (skjdhdfsjdsk) Ben de adamın fotoğrafını çekip “La Vall belediye başkanının klonlarından biri” diyerek bloguma ekleyeceğim dedim, Raquel çok eğlendi. 😀

Hayır benim yapacağım pisliği anladı mı nedir, ne zaman fotoğraf çekecek olsam yüzünü kapadı adam ya. Ama azmettim aldım bu kareyi.

DSCN1213

Sağdaki pişmiş kelle belediye başkanı, ortadaki 2013 yılının kraliçesi. (babası çok zengün olduğu üçün 3 boğa varmuş bu sene. Ben gızıma üç boğadan aşağuya graliçe etmem demüş) Soldaki amcayı da nebçim yakalamışım ama yeni fark ediyom bak bunu. (dsjhskjdhfkdsj)

Bir de La procession varmış. Pederle birlikte şehri turluyormuş insanlar. Şehrin ortasında kırmızı halılar, bazı sokakların kesiştiği yerlerde ise masalar var. O çok komik geldiydi bana. 😀  Peder masada durduğu zaman ilahi okunuyormuş falan. Değişik şeyler ama ben ona kalamadım tabii.

***

Böyle gelenek görenekli, boğalı, bol kraliçeli bir haftasonuydu işte. En garip geleneklerini anlatırken kendileri bile yadırgıyorlardı aslında. Ve açıklamaları şuydu: La España Profunda. Kökenlerine bağlı bir İspanya yani. 😀 Ama bunu hafiften kendileriyle alay ederek söylüyorlar. (herkes değil tabii, Raquel ve Ricardo gibi olaya milliyetçi kibrinden bağımsız bakabilen insanlar) Paco’ya göreyse bütün bunlar daha çok yeyip içmek ve parti yapmak için bahane. İspanya’yı anlatırken boğalar, yemek ve içki dedi adam. Çalışmaktan haberleri yok bunların dedi. Ben de nasıl hayatta kalıyorlar peki dedim, onların yerine çalışan/çalışmış olan büyükleri sayesinde dedi. 😀

Raquel ise çok hoş bir deyim söyledi. Somos una pais de pandereta! Pandereta tef demek, tef gibi bir ülkeyiz diyor. Yani vurursun ses çıkarmış, yaptığı bişi var sanırmışsın ama aslında hiçbi’ numarası yokmuş. 😀

Tanıdık geldi mi? 😛

*La Vall d’Uixo fotoğrafları için tıklayınız.

 

Advertisements