“I wasn’t made to fall in line”

24.05.2018

 

Bu aralar kendi kendime kaldığım zamanlarda hep gözlerim dolu dolaşıyorum. Yanlış olan hiçbir şeyi – ne kadar çok insan normal olarak görmemi beklese de, kabullenmemi nasihat etse de – kabullenmeyeceğime yemin ettim. Herkes aynı şeyi yaşıyor, herkesin başına geliyor, herkes aynı diye olanları normal/anlaşılır görmeyi kabullenmeyi gururuma yediremiyorum.

Hani hep aklımdan geçen şeyler bunlar, çoğunlukla dile getirmiyorum. (Çünkü kendim de dahil kimin umrunda?) Ama daha önce de defalarca söyledim. Biri karşıma çıkıp bunları suratıma vurduğu zaman mazoşistlik derecesinde zevk alıyorum bu durumdan. Bu sefer de her şeyi suratıma vuran kişi Shawn bebeğim oldu.

Shawn daha 20 yaşında bir çocuk. Müthiş yetenekli, müthiş tatlı ve bu yaşında dünyayı güzelleştirmenin yolunu arayan bir çocuk. Çoğu insanın ‘ergen popçu’ deyip geçebileceği bir karakter. Ama bu yeni çıkaracağı albümünde ne kadar olgunlaştığını, gelecekte ne kadar mükemmel ve ilham verici bir sanatçı olacağını gösterdi.

Uzun zamandır ilk kez ağladım bu şarkıyı dinlerken. Benim söylemediğim, söyleyemediğim her şeyi tek bir şarkıyla anlatmıştı. Ne kadar üzüldüğümü, canımı acıttığını ifade edebilmem mümkün değil; sadece her dinlediğimde boğazım yanıyor

***

Here I am, stuck on this couch
Scrolling through my notes
Heart was broken, still not growing

Hala büyümenin içinde bulunduğum durum olduğunu kabullenemiyorum. Sırf başkaları mutlu olabilsin diye – mutlu da değil aslında, kimse mutlu değil ama, halinden memnun belki? – kendimi mutsuz etmeyi kabullenemiyorum. Bu zamana kadar başkalarını memnun etmek için aslında ne kadar çok şeyden vazgeçtiğimi fark etmek dünyamı başıma yıkıyor. Daha 28 yaşındayım ve başkaları için (daha doğrusu ‘yüzünden’) yaptığım şeylerin büyük bir kısmından pişmanım.

*

Waking up to headlines
Filled with devastation again
My heart is broken
But I keep going

Her gün okumaktan bıktığım haber başlıkları, insanların ağızlarından rahatlıkla saçtıkları zehrin normalleşmesi, en akla hayale gelmeyecek çirkinlikte olayların savunulması- KABULLENEMİYORUM. NORMAL OLARAK GÖREMİYORUM. Ve bunlar karşısında susup oturmaktan başka bir yapmıyorum. Yapamıyorum da derdim; daha küçücük yaşta bir şeyler yapabileceğimiz, bir şeyleri değiştirebileceğimiz, birilerinin bizi dinleyeceği fikri/umudu çalınıyor elimizden; şu sıralar farkına vardığım şeylerden biri de bu. Ama hala bu olanlar karşısında bir şey yapamıyor olmak tembellik? korkaklık? Adına ne dersiniz. Yine kendimi suçluyorum.

*

Pain, but I won’t let it turn into hate
No, I won’t let it change me
Never losing sight of the one I keep inside
Now, I know it
Yeah, I know it

Bundan 5-6 sene önce hayatımın en kötü 2 yılını geçirdim. En ufak bir yaşama isteği ve enerjisi olmadan 2 koca yıl geçirdim. Sürekli yalnız kalmaya çalıştım. 1 ay boyunca evden çıkmadığım zamanlar oldu. Olduğum yerde yaşadığımı kabullenmek bile istemedim. Gece gündüz, kimsenin bana bakmadığı her anı ağlayarak geçirdim. Ve o zaman bile, kimsenin bana yaptığı ya da yaşattığı şeyler yüzünden kendimi değiştirmeyi kabul etmiyorum dedim. Birileri bana kötü şeyler yaşattı diye gidip başkasına kötü şeyler yaşatmayı reddettim. Bu sözler o kadar içimi acıttı ki. Gerçekten beni değiştirmelerine izin vermemeyi başabildim mi, şu an bilmiyorum.

To be nobody-but-yourself — in a world which is doing its best, night and day, to make you everybody else — means to fight the hardest battle which any human being can fight; and never stop fighting.

e.e. cummings’in bu sözünü mutlaka bir yerlerde görmüş, okumuşsunuzdur. Zamanında beni çok düşündürürdü bu söz. Pes mi ettim farkında olmadan?

*

You can’t take my youth away
This soul of mine will never break
As long as I wake up today
You can’t take my youth away

Büyüdükçe dünya kirlenmiyor, dünya zaten kirli, hep kirliydi ve büyüdükçe bunun farkında varmaya başlıyoruz sadece. Birileri her gün çocukluğumuzu, gençliğimizi, hayatımızı çalmaya çalışıyor. Hani “adına yetişkin denilen böcekler yavaş yavaş yediler bütün hayallerimi” Her gün bir şeylerin ellerinizden çekilip alınıyormuş hissine kapılmıyor musunuz? İstediğiniz, hayal ettiğiniz şeylere ulaşmak her gün biraz daha zorlaştırılmıyor mu birileri tarafından? Peşinden daha fazla koşacak enerjiyi bulabiliyor musunuz?

*

It’s hard to sleep at night
Knowing what’s outside
Feeling hopeless
I need focus

Bu kısım gündelik hayatımın özeti. Tek savunma mekanizmam uyumak. Onu da doğru dürüst yapamıyorum. Yıllardır rahat bir uyku uyuyabildiğim gece sayısı iki elin parmaklarını geçmez.

*

You hit me with words I never heard
Come out your mouth
To be honest
I don’t want it, no

İnsanların savurduğu duyarsız, düşüncesiz, duygusuz sözler~ Nefret saçmak ne kadar kolay değil mi? Başkalarını anlamadan eleştirmek. Gerçi eleştirmek bile denemez buna. Sadece kendi içlerinde rahatlatmaya ihtiyaç duydukları her ne varsa o yüzden insanları ne kadar kıracağını, üzeceğini umursamadan sarf edilen kelimeler. Ya da duymaktan bıktığınız sözleri bozuk plak gibi tekrar tekrar söyleyen insanlar. “Napacaksın yavrum, herkes aynı” Bu söze çok gülüp dalga geçeriz Selçuk’la. Çünkü ailelerimiz halimizi sorduğunda ne kadar yorulduğumuzu, canımızın sıkıldığını ya da zorlandığımızı söylersek istisnasız herkesten duyduğumuz söz budur. Gülüp geçebilmek isterdim gerçekten. Herkesin aynı oluşunu kabullenemiyorum çünkü, herkesin aynı durumda olup aynı kalışını kabullenemiyorum.

*

Pain, but I won’t let it turn into hate
No, I won’t let it change me

Sonuçta verdiğim en büyük savaş acının nefrete dönüşmesine engel olmaya çalışmak. Önce kendi içimde. Çünkü çok kızgınım. Çok kırgınım. Sağlıklı düşünebildiğimi pek sanmıyorum. Üzüldüğümde oturup ağlayamıyorum. Sinirleniyorum. Çoğunlukla susup oturuyorum. Kafamı başka şeylerle oyalamaya çalışıyorum. Çoğunlukla da uyuyorum.

***

Bütün bunların yanında bir de kadın olma sorunsalımız var.

Çok ataerkil bir ailede yetiştim ben. Bazen olduğum insana nasıl dönüşebildim ben bile şaşırıyorum. Hayatımın büyük bir kısmı bizzat kendi evimizin içindeki ataerkillikle savaşarak geçti. Kızlar şöyle yapmaz, kız dediğin böyle olur bilmem ne~ Hayır efendim, kız dediğin ben nasıl bir kız olmak istiyorsam öyle olur.

Dün Betüş’le birlikte bu şarkı üzerine konuşurken tartıştık bu konunun boyutunu. Daha önceki konuşmalarımızdan birinde bana ‘coersive control’ diye bir terim duyup duymadığımı sormuştu. Bu konu üzerine bir yazı çevirmek istemiş ama terimin çevirisinde takılmış. En ufak bir fikrim yoktu ne olduğu konusunda. Sonra biraz araştırdım. Karşıma ilk çıkan şey şuydu:

Coercive control is a term developed by Evan Stark to help us understand domestic abuse as more than a “fight”. It is a pattern of behaviour which seeks to take away the victim’s liberty or freedom, to strip away their sense of self. It is not just women’s bodily integrity which is violated but also their human rights.

Coercive control, ilişki içinde yaşanan istismarın basit bir kavgadan fazlası olduğunu anlamamıza yardımcı olmak üzere Evan Stark tarafından türetilen bir terimdir. Bu davranış, mağdurun özgürlüğünü ve ‘ben/kendi’ olma algısını yok etmenin peşinde olan bir davranış biçimidir. İhlal edilen şey sadece kadının bedeni üzerinde söz sahibi olma hakkı değil aynı zamanda temel insanlık haklarıdır. 

Tamam da bildiğimiz istismardan ne farkı var? Hep bildiğimiz duyduğumuz şeylerden farkı ne? deyip biraz daha okudum:

What is coercive control?

Coercive control is when a person with whom you are personally connected, repeatedly behaves in a way which makes you feel controlled, dependent, isolated or scared.

The following types of behaviour are common examples of coercive control:

  • isolating you from your friends and family
  • controlling how much money you have and how you spend it
  • monitoring your activities and your movements
  • repeatedly putting you down, calling you names or telling you that you are worthless
  • threatening to harm or kill you or your child
  • threatening to publish information about you or to report you to the police or the authorities
  • damaging your property or household goods
  • forcing you to take part in criminal activity or child abuse

Coercive control ilişki içinde olduğunuz kişinin sizi sürekli kontrol altında, ona bağımlı, başkalarından soyutlanmış gibi hissettirdiği ve korkuyla sindirecek davranışlarda bulunmasıdır.

Aşağıdaki davranış biçimleri coersive control’ün en sık karşılaşılan örnekleridir:

  • sizi aileniz ve arkadaşlarınızdan soyutlaması
  • ne kadar para harcadığınızı ve bu parayı nasıl harcadığınızı kontrol etmesi
  • her hareketinizi ve aktivitenizi denetlemesi
  • süreki sizi aşağılaması, hakaret etmesi ya da ne kadar değersiz olduğunuzu söylemesi
  • sizi veya çocuğunuzu öldürmekle ya da zarar vermekle tehdit etmesi
  • sizi kişisel bilgilerinizi yayınlamakla ya da polise veya yetkililere şikayet etmekle tehdit etmesi
  • evinize veya eşyalarınıza zarar vermesi
  • sizi suç işlemeye veya çocuk istismarına zorlaması

Peki bunun aile içi şiddetten farkı ne? Birincisi, aile içinde olması şart değil. İkincisi, fiziksel şiddet işin içinde olmak zorunda değil. Çok daha düşük şiddetle, müthiş normalleştirilerek toplumun yazısız kuralları haline gelmesi de üçüncüsü. En korkunç olanı da bu. Kadınlara o kadar içselleştirmişler ki bunu, başta kadınlar kendi kendilerine bu istismarın uygulanması gerektiğini düşünebiliyor. Yukarıda yazılı olan şeylerin yaşanmadığı tek bir ev gördüğümü sanmıyorum büyüdüğüm süreçte. Tabii maddeler kendi toplumumuzdaki ikili ilişkiler ve aile kurumumuz karakterine göre yerelleştirilmeli ama neticede doğruluğundan bir şey kabul etmiyor hiçbiri. İngiltere’de 2015 yılında bu istismara karşı bir yasa çıkarılmış. Bizim ülkemizin böyle bir kavramın varlığından bile haberi yok muhtemelen.

İşim dolayısıyla hep yabancılarla birlikte çalışıyorum ve Türkiye’de olan olayları tartışırken genelde onların ülkelerinde şartların nasıl olduğunu soruyorum. Ne yazık ki aldığım cevap hep aynı. Yine şiddeti değişmek kaydıyla bütün kadınlar benzer şeylere maruz kalıyor dünyada. Her gün haberlerde, internette kadın hareketlerini; kadınlara karşı işlenen suçları dinliyoruz. (Pardon, dinleyemezsiniz çünkü bu ülkenin kadın haklarından tek anladığı ‘anne’ hakları, kadın hakları diye bir kavram da yok bu ülkede) Ama başka ülkelerde bizzat bizimle aynı şartlarda, sosyal sınıflarda yaşayan insanlardan benzer şey duymak çok daha fazla etkiliyor ve üzüyor insanı. Mesela Tunuslu bir arkadaşımla toplumdaki aile yapılarımızı karşılaştırdığımızda her şeyin ne kadar benzediğini görüp şaşırmış ve üzülmüştük geçenlerde.

*

Aşılması gereken çok şey var ama;

Little girls, listen closely
‘Cause no one told me
But you deserve to know
That in this world, you are not beholden
You do not owe them your body and your soul 

Kimse çıkıp bana ‘kız dediğin şöyle olmalı’dan öteye giden bir şey söyledi mi bilmiyorum. Annemin ‘oku, kendi paranı kazan, kocanın eline bakma’ dediğini hatırlıyorum hep. Benim annem ilkokul mezunu bile değil, anneannem ve babaannem okuma yazma bile bilmiyor. Beni bu kadınlar yetiştirdi. Annemin hayalleri ‘okulunu oku, dersini çalış, dünyayı gez hatta beni de yanında götür’den öteye gidemiyordu, nasıl gitsin. Çocuk olmamış, genç olmamış, hayata direkt olarak anne olarak başlamış. Yine benim aklıma bunları kazıması da büyük şans, içinde bu kadar bile isyan olmayan o kadar çok kadın var ki hayatımda. Mesela annem bana yemek yapmayı öğretirken hep ‘sen okumaya gidince kim yapacak senin yemeğini’ derdi. Başkaları da ‘yemek bile yapamayan kızı kim napsın, sen bu gidişle ev kalırsın’  tekerlemeleri çevirirdi. Annem her şeyi kendim için yapmamı istedi bu kadınların arasında. Bundan öteye gidebildi mi, sorgulanır. Ama bu kadar kokuşmuş ve psikolojik istismarı içselleştirmiş bir toplumda her şeyi önce kendim için yapmamı söylemiş olması bile büyük şans.

*

It’s just the way it is
And maybe it’s never gonna change

Etrafımdaki kadınlara bakıyorum, ve sonra çalıştığını gördüğüm bütün kadınlara bakıyorum. Benim annem, teyzem, halam neden bunlardan biri olamadı, olamasın diyorum. Ne çok şeyin aslında ellerinden alındığını görüyorum. Mesela okul kazandıkları halde kızlar okumaz diye okula gönderilip eğitim alması, iş sahibi olması engellenen halalarım. Kız çocuğu okumaz diye okuma yazma öğrettirilmeyen anneannem. (Ki anneannem pratikte evin reisidir) Sırtında kardeşiyle okula giden annem. Babasıyla inatlaştı diye evlendirilen halam. Yıllarca süregelen bu şiddet. Ve bu normal bu lanet olası toplumun büyük bir kısmına göre.

*

 

All the youth in the world will not save you from growing older, and
All the truth in the girl is too precious to be stolen from her

Evlerinde saçına, kaşına, giydiklerine, nasıl oturduğuna, nasıl konuştuğuna sürekli laf edilen kız çocukları, kadınlar. Çalışmaya ilk başladığım sene bir öğrencim vardı. Kız sınıfta omuzları dimdik, başını hafif öne eğip, elleri hep kucağında birleşmiş şekilde otururdu. Kendisine hitap edildiğinde göz kontağı kurmaktan çekinerek cevap verirdi. O kadar çok düşündüm ki bir insanı nasıl böyle yetiştirebildiler diye. Ne yaptılar da böyle robot gibi, ürkek bir insana dönüştü. 2 ay girdim dersine ve kız hep aynıydı. Hep. Şu sıralar aslında bana da çok farklı bir şey yapılmadığını (yani en azından yapılmaya çalışıldığını) fark ediyorum ve hayatımdaki kadınların hepsine aynı şeyin yapıldığını.

 

*

But I got a mind to show my strength
And I got a right to speak my mind
And I’m gonna pay for this
They’re gonna burn me at the stake

Hayatım hep babamla didişerek geçti benim. Küçüklüğümden beri böyleydi. Babamla ilişkim çok iyiydi. Herkes annesiyle arkadaş gibiyken ben babam için aynı şey söylerdim. Babam çoğunlukla evde bir tek benim istediğim şeyleri yapardı. Muhtemelen babaannem ve büyükbabam erkek kardeşime sırf erkek olduğu için taptıklarından babam da beni bir şeylerden? korumaya çalıştı. Doğru yaptığı kadar ‘yanlış yaptığının farkında olmadığı’ şey de vardı. Hayatımı hep babama bir şeyleri anlatmaya, açıklamaya çalışarak geçirdim. Her yaşımı babamla başka bir konuda inatlaşarak geçirdim. Ve en çok da bu yüzden yoruldum.

Mesela babama neden kpss’ye girip atanmanın tek hayalim olmadığını anlatmam üniversite hayatım + 2 yılımı aldı. Neden bir devlet kurumunda işe girip hayatıma garanti altına almayı tek çözüm olarak görmediğimi anlatmak da. Neyse ki eninde sonunda kararlarıma saygı duyup elinden geldiği kadar destekledi beni.

*

But I got a fire in my veins
I wasn’t made to fall in line
No, I wasn’t made to fall in line

Şimdi büyüdükçe olaylara daha da yukarıdan, daha da dışarıdan baktıkça çok daha fazla kızıyorum herkese ve her şeye. Benim karşısında durup ayak direttiğim birçok şeye ne kadar çok kadının boyun eğmek zorunda kaldığını görüyorum. Kendi hayatımda, etrafımda, ülkemde, dünyanın öteki ucunda~ Zengin, fakir, ünlü, kimsenin tanımadığı~ fark etmez. Dünyanın normal kabul ettiği şeyler yüzünden ne kadar çok kadının acı çektiği, istismara maruz kaldığını görmek çıldırtıyor beni. Aklımı kaybedecek gibi oluyorum. Değişmesi lazım. Yerle bir olması lazım her şeyin. Yeter artık. Yetsin artık. Ya onlar yok olacak ya da ben. Kaldıramıyorum artık.

But I got a fire in my veins
I wasn’t made to fall in line
No, I wasn’t made to fall in line

Patladığım bir nokta gelecek, eminim gelecek çünkü içimdeki bu sinirle ne kadar yaşayabilirim bilmiyorum. Bazen dünyayı kendi ellerimle yıkıp her şeyi yeni baştan kurmak istiyorum. Ve etrafımdaki kadınların büyük bir kısmı da benim gibi düşünüp hissediyor biliyorum. Ne yapabiliriz, ne yapabilirim ben de bilmiyorum ama şimdilik arıyorum.

***

Bu yazıyı yazmaya 2 hafta önce başlamıştım ama araya yine beni sinirlendiren, vaktimi boşa harcayan bir sürü şey doldurdu. Devam edeceksem de artık hatırlamıyorum yazmak istediklerimi.

Buradan BTS’in Paradise’ına bağlayacaktım yazıyı, onu hatırlıyorum sadece. Çünkü:

It’s alright to stop
You don’t need to run without knowing why
It’s alright to not have any dreams
If you have moments where you can feel happiness
It’s alright to stop

Başka sefere artık.

Umutlanmaya korktuğumuz bir dünyada yaşıyoruz ama siz yine de esen kalın.

 

Advertisements